bitsin bu tiryakilik

ağladım az önce.

ağlarken traş oldum.

traş olurken bir kesik attım boğazıma istemeden.

önce kanadı da acımadı, sonra acıdı su deyince.

tiryakilik gibi sevgililik.. boşlukları hoş bir meşguliyetle doldurmak..

nasıl ki bir tiryaki yakar da sigarasını durakta, otobüsü beklerken boş durmamış olur, hoş bir sigara tüttürür kendine.. sevgililik de öyle işte; ama daha fena.. hayattaki, ruhtaki her boşluğa şifa bir meşguliyet..

gel gör ki alışmak bırakmaktan çok çok daha kolay ve her ne kadar varlığı bir yokluğu ayrı bir dertse de, bırakmaya kalktığında, o eski boşluk eskisinden de büyük geliyor gözüne....

üstelik alışkanlıklar var, sigarayı ciğerin aramasa elin dudağın arıyor, sevgiliyi kafan unutsa ruhun tenin arıyor..

işte böyle böyle dönüyor bunca tiryaki sigaraya ve bunca kırgın yürek yürümeyen bir ilişkiye.. ilk nefesin tadı o ilk anda kalıyor, sonrası zarar ziyan..

sigaraya hiç başlamadım..

sevgiliklerim hep acı tiryakilikler.. yürümeyen işi yürüteceğim diye bir dolu boş çırpınış, avunuş sevinç kırıntılarıyla..

işte şimdi tam da bunu bırakaya çalışıyorum.. sigara içer gibi sevmeyi.. tiryakice sevgililiği.. dertse dert, ele ele savaşmaksa savaşmak, ama akla zarar bünyeye ziyan ilişkilerde değil..

zor.. zor bir boşlukla karşı karşıya kalmak yeniden.. yine bunca umut filizlenmişken içinde, izlemek soluşunu bir saksı çiçeğin, hem de öylece, aniden ve siddetle..

biten bitmesi gerektiği için bitiyor.. pişman değilim.. hatta gururluyum bu sefer, inatla kendimi boş acılara salmaktansa bitsin diyebilmeyi becerdiğim ve dönmediğim ve dönmeyeceğim için..

sorun biten değil, bitenle içinde yiten, kırılan umut, her seferinde yeşertmesi ve tutması daha zor olan..

yoksa yine kendimle başbaşayım, hepimizin başındaki olağan sıkıntılar bir yana, başka bir ülkedeyim, sağlığım yerinde, hayat güzel.. eksik olan yine eksik de, eksik kalmasın diye yalanla dolduramam ya o eksiği.. ya şans gülecek yüzümüze, ya böylece kavrulup gideceğiz kendi yağımızda..

Kestik! Kestik! Kestik!

Bakıyorum da, bazı arkadaşlar insan içine çıktıklarında sokakta değiller de kendi filmlerinde başrol oynuyorlar..

O içi boş derin bakışlar, göz süzüş, poz verişler.. Saçların kaşların, kılıkların başların o tuhaf halleri.. Bir havayla kapıyı açıp kapayışlar bir yana, o bir başka sigara yakışlar, telefonu cepten çıkarışlar.. Birbir çeşit yapıştırma yapaylıklar.. Çakma starları günlük hayatın..

Ah o yalancıktan hisseleri Wall Street'lerde batasıca tuhaf insacıklar..

Alıp elime bir yönetmen megafonu, bağırasım geliyor bazen:

"
KESTİK! KESTİK! KESTİK!

Siktir git şimdi!
"

Ama kıyamıyorum da bu bilmem hangi ilgisizliğin neticesi densizlere, gülüyorum öylece halime..

Be cancağızlarım, ne gereği var böyle kasmanın, aynı dandik senaryonun kıytırık figüranlarıyız olsa olsa.. Rakı için, dengeli demlenin, gevşeyin.. ;)

ipimle kuşağım...

Lise 1 falan olacak sanırım.. Fotoğrafa yeni yeni merak sarıyorum, evdeki (kendimi bildim bileli bozuk) Zenith'i tamir ettirmiş, tamirci amcadan 15 dakikalık hızlandırılmış bir "fotoğrafçılığa giriş" dersi almışım, takılıyorum..

Okuldan dönmüş Akşama Doğru'yu izliyordum bir gün. Seyhan Levent'in konuğu (ne yazık ki adını unuttuğum) bir fotoğrafçı. Soru aşağı yukarı söyle bir şeydi sanırım: "Fotoğraf çekmek biraz da o zamanı tutma, saklama arzudur, değil mi?"

Fotoğrafçı amca onaylayan hafif bir gülümsemeyle "Öyledir elbette" diyor, "örneğin, sevgilinizle oturmuş günbatımını seyrederken fotoğrafını çekersiniz o anın. Sonra aradan on yıl geçer, ne o sevgili vardır artık ortada, ne o atmosfer, elinizde kala kala berbat bir günbatımı fotoğrafı kalmıştır."

Amca, hem yüzünde hem sesinde öyle kayıtsız, sakin bir umursamazlıkla kurdu ki bu cümleleri.. Sözü bitti, Seyhan Levent şokta, ben gülmekten koltuktan düşmüş yerlerde yuvarlanıyorum.. :D

Bu sözlerin sırrına ermem çok zaman aldı gerçi.

Bugün dönüp bakınca diyebilirim ki, uzun vadede, sadece fotoğrafa değil, hayata bakışımı etkileyen bir kıssadan hisse oldu bu. O nedenle mümkündür aranızdan bazılarının bu hikayeyi (belki de birden çok kez) benden dinlemiş olması..

Bugün işin fotoğraf kısmında değilim; ama o sözlerden bu alanda çıkardığım en temel ders, iyi bir fotoğraf istiyorsam işi ciddiye almam, ama önce başka türlü bakmayı öğrenmem gerektiği oldu.

Hayat da böyle, iyi bir hayat istiyorsan, bir defa ciddiye alacaksın hayatı, kendini ciddiye alacaksın..

Ergenlik yıllarımın büyük kısmı sevip sevip şiirler yazmakla, şarkılar yapmakla geçti.. Üniversite yılları ise, kendimi, yıllara yayılan ilişkilerde, sevdiceklerimin yüzünü mutlu görmeye adamakla.. Pişman değilim, nasıl sevdiysem ve nasıl sevilmesi gerektiğine inanıyorduysam, öyle sevdim, öyle eyledim..

Bir yandan da dünyada ne dert varsa kendime dert ettim onları.. Ama o da başka bir sıkıcı hikaye..

Sonuçta o ilişkiler geliyor geçiyor, derman olamadığın dertlerin asıl sahiplerinin umurunda dahi değilsin..

Adanan zamanı, verilen emeği, ve hatta kırılan insan yüreği geçtim, bir de koca fatura elinde..

Ortalık az durulup da dönüp bakınca, kala kala sonunda elinde kalan (bak sansürlemeden yazıyorum açık olsun diye), "ipinle kuşağın, sikinle taşağın.."

-
Hayat benden bir şey öğrenmedi; ama ben ondan çok şey öğrendim..
-

Kimin kazandığını bilmesem de, "ben yenildim" dedim çoktan..

Bir süredir tekrar kuruyorum kendimi, üstelik o kadar da iyi gidiyor ki bu sefer.. O yazıda beklediğim mutlulukların yakınındaymışım gibi hissediyorum kendimi sık sık..

Bu ilk kuruşum değildi kendimi baştan, son da değil muhtemelen; ama artık hızlı öğreniyorum..

Şimdilerde, toptan batmamaya çalışarak pisliğe, seke seke yaşıyorum, sike sike pislendiğimiz şu hayatta..

Hiçbir şeyi çok büyütmemek lazımmış meğer.. Fazla da takmadan takılmak.. Küreği elinden bırakmadan akışa bakmak..

30'uma varmadan daha, Metin Celal'in Otuz Yaş şiirindeki gibi "tabii ki yalniz kendime inaniyorum" diyorum bu ara..

Sonuçta "yok başka cehennem yaşıyorsunuz işte," Behçet Aysan'ın dediği gibi; ama insan o cehennemin de tadını çıkarmaya bakacakmış elinden geldiğince..

Olmadık şeyleri takmama çalşıyorum; olmak istediğim adam olamıyorsam da olmam beklenen adam da olmuyorum: Her biri ayrı oynak taşlarda zıp zıp bir dans, az düşüp çok gülmeye bakıyorum..

Netice itibariyle, bu ara, kafam da rahat, ipim de, kuşağım da..

De ki yangın sarmış bacaları.. Burdan bakınca, (kopalı yıllar olan eski bir dostun dediği gibi) "çok da plü plü.."

Ne de olsa, gün gelir, bu ömür biter, geriye kalır ipimle kuşağım.. Ben onları "rengahenk" boyamaya bakıyorum, çok büyük beklentilerim yok artık şu hayatta..

Beden saati tik-tak, hayret içindeyim bak (İnsan ve Zaman: Bir tuhaf alışkanlık..)

Bu beden (vücut) saati denen şey ve dakikliği beni hep hayretler içinde bırakmıştır..

Hepimiz ara sıra yaşarız, tam da alarm çalmadan önce açarız gözümüzü, ki alarm başka saate dahi kurulsa.. Ya da bazen, bugün benim başıma tekrar geldiği üzere, yatmadan "yarın şu saatte" kalksam cümlesindeki "şu" saatte sadece 1-2 dakika sapmayla kalkmak söz konusudur..

Benim aklımdaki şu ki, yamuluyorsam bilenler düzeltsin, bu "zaman" dediğimiz mevhum, hele de bir saat altmış dakika bir gün yirmi dört saat şeklindeki taksim tamamen insan 'netice'sinin (bkz. 'popo'sunun, 'kıç'ının, bilemedin 'göt'ünün) bir ürünü değil mi? Biz bir tarafımızdan uydurmadık mı bu sistemi arkadaş?

Yani, öyle ayın hareketi, mevsimlerin kendileri ve aralarındaki geçişi, havaların durumu, gak-guk gibi açıklamaların vücut ritmi ve halet-i ruhiye konusunda söyleyecek birkaç bir şeyi varsa bile, bu 'dakik'liği (bkz. 'dakika') açıklamadaki işe yararlığı ziyadesiyle şipheli değil mi?

Saatin insan hayatındaki tarihi nedir ki sonuçta?

Zaman (ölçümü) hep önemli olmuş elbette, ama bugün tanıdığımız 'dakik' mekanik saatin tarihi gitse gitse 500-600 yıl gidiyor geriye.. Cep saati halinde gündelik hayatımızda yaygınlaşması ise olsun olsun 100 yıllık bir konu..

Demem o ki, beden denen nesne bu 'dakik' ritme kendini nasıl uydurmuş ki, 1-2 dakika sapmayla işleyebiliyor..

Öyle ki her bedenin kendi saati var! Öyle sen öylesin, ben böyle, insan çeşit çeşit vırk zırk değil anlatmak istediğim. Her beden kendi cebindeki saate uyuyor!

Ben yıllardır 15 dk ileri saat kullanıyorum örneğin; o saate göre hareket edip hiçbir yere geç kalmayıp her yere erken gidiyorum, vs.

Benim bedenim de o saate uymuş. Örneğin dün gece biraz fazla takıldım, saat üçü geçiyordu yatarken; ama yapmam gereken de bir sürü şey var, "saat 10'da kalksam iyi olur" dedim kendime.. Alarm falan da kurmadım. Nerde ne olup hatırlamadığım bir rüyada kim olduğunu çıkaramadığım tanıdık bir kadın sesi yumuşakça uyaran bir tonda ve sadece "Burak!" dedi, gözümü açtım, telefomundaki saat 09:58'i gösteriyordu. Oysa ki dünya saati Almanya'da 09:43'ü gösteriyordu o sırada.

Birinin rüyamda ses etmesi gerekmiyor elbette; bu sefer (ki ilk defa) böyle oldu.. Zamanı gelince öylece hiç yoktan açıyorum gözümü pek çok kez. Önemli olan nokta, benim bedenim benim cebimdeki saate göre tepki veriyor her zaman için.. O saatin 'dakik'liğine uydurmuş kendini..

Tuhaf şeyler..

Bak sen şu işe..

Hey gidi hey..


İki defa büyük hevesle başlayıp, ilgiyle de okuduğum halde bir şekilde yarım bırakmak zorunda kaldığım "Saatleri ayarlama enstitüsü" geldi aklıma.. Bir yerden bulsam da bu sefer sonuna kadar okusam.. Türkçe edebiyat okumayalı da çok oluyor zaten..

Çay kokusu

Çay deyince siyah çay elbette.. Rize çayı..

Her ne kadar iyice kahveci olduysam da buraya geldiğimden beri, çay kokusu önemlidir hayatımda..

Çay, haftasonudur örneğin, özenli bir kahvaltı sofrasıdır en çok; Manisa'da, köyde bir kış akşamıdır, kömür sobasının üstünde demlenir çay..

Bir çay içmeye gider insan bazen dostuna..

Dikkkatinizi çekerim, komşudan kahve istenir belki, ama çay istenmez, çaysız kalmaz ne de olsa hiçbir ev; demirbaştır çay.. Yangından kurtarılmaz belki, ama Ege'de yazın harareti alacağı rivayet olunur..

Bardakta sallama çay damağa hakarettir, demlikte demlenir çay!

Çay kollektiftir üstelik, bol demlenir, paylaşılır; ama her bardağın demi de ayrıdır bak, kişiye göre açılır-koyulur çay..

İnsan bir çay kokusuna kanar bazen! Bir zamanki sevdiğimde kaldığım gecenin ilk sabahıydı, ekmek almaya bakkala gittim de, çay kokuyordu döndüğümde ev.. Üç yıldan fazla birlikte yaşadıydık; çayın hiç mi kabahati yok şimdi bu işte?

Böyle şeyler.. Çay mühim şeydir, sıcaktır, tanıdıktır, evcimendir..

Bugün bir sürü şey yapmam gerekiyordu aslında, bu saatten sonra oturur da bir iş görür müyüm bilmiyorum; ama bir demlik çay koydum ocağa..

Yeni evimdeki yeni odamda koltuğuma kurulup içerim diye..

Bana afiyet olsun şimdiden.. :)

Hazır lafı açılmışken, Ezginin Günlüğü'nden iki mısrayı paylaşayım sizinle:
"
Gel bize gidelim unut dertleri bugün
Belki yoluna kor bir demli çay her şeyi
"
Belli mi olur?

“Şimdi ben oldum yeniden, kaçıncı kez yitirdiğim bulduğum..”*

Aslında daha başka yazılarla başlayacaktım anlatmaya; çocukluğumdan, ilk aşkımdan, vs. dem vuracaktım. Gel gör ki, tersten başlamaya karar verdim bugün..

Zamanın içinde çok şey değişiyor, gelip geçiyor, yaşadıklarımız, yaşamadan içimizde ukde kalanlar, tam 12'den vurduklarımız, ıskaladıklarımız, teğet geçtiklerimiz..

Yaşam yolunda yürüken, insan en çok kendini yitiriyor, zaman zaman..

Yine de, şu günlerde bana öyle geliyor ki, “şimdi ben oldum yeniden, kaçıncı kez yitirdiğim bulduğum..”

Tuhaf şeydir insanın en son kendinin fark etmesi kendini yitirdiğini ve artık iş işten geçmiş gibi görünür fark ettiğinde.. İş işten geçmiş gibi görünür de, geçmemiştir.. Ben bunu gördüm, bunu bildim zaman içinde. Dünya(m) yıkılır, ben onu baştan kurarım!

Kendime kızarım, kendimi severim, bozarım, yaparım.. Değiştim, değişiyorum, olabildiğince, bilebildiğimce, becerebildiğimce, daha doğru bir 'ben'e doğru.. Tekrar tanımlayıp, tekrar tanıyorum kendimi, yeniden ve yeniden..

Uzun bir toparlanma sürecinin ardından, şimdi ben oldum yeniden; ama yitirdiğim ben değil, yeni bir ben, hem aynı, hem başka..

Tazeledim, yaşamla ve kendimle ilişkimi; başka türlü bakmalar, başka türlü tatmalar öğreniyorum her gün; bir elim bildik sevdik Akdeniz'de belki, ama diğer elim yeni denizlerde geziyor..

Hiçbir şey olması gerktiği gibi değilse de, halimden ve kendimden memnunum görece..

Yitiyorsa da saflığımız yaşadıkça, insan bir yan duruyor içimde.. Ne mutlu.. Hep bu insan haller de olsa acıtan içimi, son kertede yüzüm güleç, insan kalabildikçe..

Böyle şeyler..

Bugün benim doğumgünüm!

“Zamanın üzümleri şarap olmuş..”*

O şarapla demleniyoruz inceden..

:)


-------

* Ezginin Günlüğü - İlk Aşk (Söz: Hüsnü Arkan)

iz-lerim

Güzel sanatlardan pek anladığım söylenemez. Vardır elbette müze, sergi, sanat kitabı görmüşlüğüm; ama görmüşümdür işte, o kadar..

Bu alanda hakkında üç beş laf edebileceğim bir şey varsa, o da izlenimcilik ve bu akıma hem adını veren hem de bence onun en doğru ve güzel ifadesi olan Claude Monet'dir.

Kendinden sürekli şüphelenen ve kendiyle didişmeyi iş edinmiş bir kişi olarak bu özel ilgiyi de sorguladım uzun zaman. Neden başka bir akım ve ressam değil de izlenimcilik ve Claude Monet? Sırf bu konuda tesadüfen az biraz okuyup öğrendim diye bu hazırın üstüne mi yatıyordum yoksa?

Ne oldu da karşılaştım Claude Monet'yle hatırlamıyorum. (Bir Dali ya da Picasso kadar göz önünde olmasa da karşılaşmanın da çok zor olmayacağı bir isim gerçi.) Çeşitli meşhur ressamlar gibi, bir şekilde bir ara karşılaştık işte; ama fark şu ki, ben o zamanlar bilemediğim bir nedenle vuruldum Monet'nin resmine. "Saint Lazare Train Station" resimleriydi sanırım başta en çok etkilendiğim, sonra başka eserlerini de tanıma şansı buldum zamanla. İzlenimcilik üzerine okudum biraz, biraz Monet üzerine ve bu arada başka izlenimci ressamları da tanıdım.

On yıla varan bir geçmiş zaman diliminin içinde kesitler halinde gerçekleşti bunlar.

Bu süreç içinde henüz net olarak göremediğim, bu akımın benim için neden böyle önemli olduğuydu. Bir süredir sezmeye başlamıştım bunun nedenini ve sanırım en sonunda bunu biraz olsun anlatabilecek kavrayışa vardım.

"izlenimcilik" yaşamın kendisiymiş meğer; ama nasıl?

Önce anlatım tekniğine dair üç kısa not düşerek başlayalım, sonra bunun neden böyle olduğuna geçeriz. (Yalnız, benim bu anlatımı yaparken, daha çok Monet'nin resimlerinden yola çıktığımı, akıma dahil edilen diğer ressamların bu söyleyeceklerime yer yer istisna teşkil edebileceklerini göz önünde bulundurun.)

İzlenimci resmin en temel özelliklerinden biri bilinçli detay eksikliğidir. Bir sokağa tepeden bakan bir resimde örneğin insanlar basit fırça izleridir. En kısa anlatımla, detay değil ana hatlar vardır izlenimci resimde.

Diğer bir özellik, bu resim tarzının değişkendiği takip etmesidir. İzlenimci ressam resmini yapacağı mekana pek çok tuvalle gidip değişen ışıkla beraber yeni tuvale geçerek resmeder o yeri. Hatta değişen havayı, iklimi takip eder yer yer. Tek tek gördüğünüz pek çok tablo, birbirine benzer ve birbirinden bir o kadar da ayrı çizimlerden oluşan bir serinin parçasıdır aslında.

Değinmek istediğim son özellik, izlenimci resmin doğrudan sembolik olmayıp, gerçekçiliğinin ise dolaydı olmasıdır.


Şimdi bunun neden böyle olduğunu bir cümleyle anlatalım ki, bu özellikler anlam kazansın:

Bu akımın fark ettiği şey, yaşamda görülenin bütün detaylarıyla değil hatırda kalan hatlarıyla kavrandığı, bu kavrayışın değişen koşullarla değiştiği ve her bir koşulda pek çok unsurun etkileşim halinde bu kavrayışı yarattığı gerçeğidir.

Bu durumun tam olarak anlaşılabilmesi için "izlenim" sözcüğünün "doğru" kavranması gerekir. (En azından bana göre doğrusu aşağıdaki gibi diyeyim.)

Bana kalırsa en temel yanılgı, "izlenim" sözcüğünün "izlemek" eylemiyle ilişkilendirilmesi. Oysa bir adım daha geriye gitmek ve "iz"den başlamak gerekir.

"izlenim," izlenerek edinilen değil, bilinçli ya da bilinçsiz bir tecrübe ardından kalan "iz"dir. Bizde bir "iz" kalır ve bu izi yansıtmaya çalışır izlenimci resim. "izlenim" iz edinmedir, edinilen izdir; izlemek ya da izlenmekten görece bağımsız olarak gerçekleşen bir süreçtir bu.


Belki pek çoğunuz için çoktan açıklığa kavuştu neden "izlenimcilik yaşamın kendisiymiş meğer" dediğim; ama yine de kısaca yazayım. sonuçta bunca şeyi şu takip eden satırları yazmak için anlattım.. :)

"Yaşamım" diye söz ettiğimiz şey, dönüp baktıklarımız kadar, fark etmeden gördüklerimizden de ibaret. Her durumda, bizde kalan bir bütün değil sadece bazı anahatlardır, izlerdir. Üstelik bu ilişkinin/iletişimin hangi koşullar altında gerçekleştiği izin şeklini, etkisini ve kalıcılığını etkiler. Bütün bunların ötesinde, kalan iz o izi bırakandan ayrıdır, ki ona benzemez bile bazen.

Basit bir örnekle açıklamak gerkirse, bir bıçak kesiğini düşünün. Parmağınızdaki kesik bıçağa benzemez; ama bıçağı andırır. Kesik derinse eğer, izi uzunca bir zaman, belki ömür boyu kalır. Fiziksel izi kalsa da, kalmasa da, evde kahvaltı için kendinize salatalık doğrarken oluşan kesik ayrıdır, sevdiğinize elma soyarken oluşan kesik ayrı, tanıdıklarla, ne bileyim, örneğin piknik yaparken oluşan kesik ayrı. Örnekleri sonsuza kadar çoğaltmek mümkün. Bunun dışında, her nasıl oluşmuş olursa olsun, her izin sizdeki kalışı da başkadır.

Bugün insan hangi anısını anlatsa, hangi düşüncesini, orda anlatılan bu iz(ler)dir, etkileşimli izler toplamıdır (ve belki de yeni izler yaratacaktır). Bu süreçte zaman da kendi üzerine düşeni yapar, pek çok detay yiter, yerine gerçek bilinen, ama belki de o olayla/düşünceyle doğrudan ilişkili olmayan hatlar da girer işin içine. Hal değiştirir izler. Çiseleyen yağmur sağanağa, koca bir kahkaha bir tebessüme dönüşebilir bu arada.

Her yaşanan bir iz bırakmaz belki; ama pek çok şeyden bir iz kalır bize, "izlenim"dir yaşam, bir iz-lenme (iz edinme) sürecidir ve bu izlenimlerin harmanıdır ağzımızdan dökülene yansıyan. Demem o ki, bilsek de bilmesek de hepimiz izlenimciyiz aslında...