iz-lerim

Güzel sanatlardan pek anladığım söylenemez. Vardır elbette müze, sergi, sanat kitabı görmüşlüğüm; ama görmüşümdür işte, o kadar..

Bu alanda hakkında üç beş laf edebileceğim bir şey varsa, o da izlenimcilik ve bu akıma hem adını veren hem de bence onun en doğru ve güzel ifadesi olan Claude Monet'dir.

Kendinden sürekli şüphelenen ve kendiyle didişmeyi iş edinmiş bir kişi olarak bu özel ilgiyi de sorguladım uzun zaman. Neden başka bir akım ve ressam değil de izlenimcilik ve Claude Monet? Sırf bu konuda tesadüfen az biraz okuyup öğrendim diye bu hazırın üstüne mi yatıyordum yoksa?

Ne oldu da karşılaştım Claude Monet'yle hatırlamıyorum. (Bir Dali ya da Picasso kadar göz önünde olmasa da karşılaşmanın da çok zor olmayacağı bir isim gerçi.) Çeşitli meşhur ressamlar gibi, bir şekilde bir ara karşılaştık işte; ama fark şu ki, ben o zamanlar bilemediğim bir nedenle vuruldum Monet'nin resmine. "Saint Lazare Train Station" resimleriydi sanırım başta en çok etkilendiğim, sonra başka eserlerini de tanıma şansı buldum zamanla. İzlenimcilik üzerine okudum biraz, biraz Monet üzerine ve bu arada başka izlenimci ressamları da tanıdım.

On yıla varan bir geçmiş zaman diliminin içinde kesitler halinde gerçekleşti bunlar.

Bu süreç içinde henüz net olarak göremediğim, bu akımın benim için neden böyle önemli olduğuydu. Bir süredir sezmeye başlamıştım bunun nedenini ve sanırım en sonunda bunu biraz olsun anlatabilecek kavrayışa vardım.

"izlenimcilik" yaşamın kendisiymiş meğer; ama nasıl?

Önce anlatım tekniğine dair üç kısa not düşerek başlayalım, sonra bunun neden böyle olduğuna geçeriz. (Yalnız, benim bu anlatımı yaparken, daha çok Monet'nin resimlerinden yola çıktığımı, akıma dahil edilen diğer ressamların bu söyleyeceklerime yer yer istisna teşkil edebileceklerini göz önünde bulundurun.)

İzlenimci resmin en temel özelliklerinden biri bilinçli detay eksikliğidir. Bir sokağa tepeden bakan bir resimde örneğin insanlar basit fırça izleridir. En kısa anlatımla, detay değil ana hatlar vardır izlenimci resimde.

Diğer bir özellik, bu resim tarzının değişkendiği takip etmesidir. İzlenimci ressam resmini yapacağı mekana pek çok tuvalle gidip değişen ışıkla beraber yeni tuvale geçerek resmeder o yeri. Hatta değişen havayı, iklimi takip eder yer yer. Tek tek gördüğünüz pek çok tablo, birbirine benzer ve birbirinden bir o kadar da ayrı çizimlerden oluşan bir serinin parçasıdır aslında.

Değinmek istediğim son özellik, izlenimci resmin doğrudan sembolik olmayıp, gerçekçiliğinin ise dolaydı olmasıdır.


Şimdi bunun neden böyle olduğunu bir cümleyle anlatalım ki, bu özellikler anlam kazansın:

Bu akımın fark ettiği şey, yaşamda görülenin bütün detaylarıyla değil hatırda kalan hatlarıyla kavrandığı, bu kavrayışın değişen koşullarla değiştiği ve her bir koşulda pek çok unsurun etkileşim halinde bu kavrayışı yarattığı gerçeğidir.

Bu durumun tam olarak anlaşılabilmesi için "izlenim" sözcüğünün "doğru" kavranması gerekir. (En azından bana göre doğrusu aşağıdaki gibi diyeyim.)

Bana kalırsa en temel yanılgı, "izlenim" sözcüğünün "izlemek" eylemiyle ilişkilendirilmesi. Oysa bir adım daha geriye gitmek ve "iz"den başlamak gerekir.

"izlenim," izlenerek edinilen değil, bilinçli ya da bilinçsiz bir tecrübe ardından kalan "iz"dir. Bizde bir "iz" kalır ve bu izi yansıtmaya çalışır izlenimci resim. "izlenim" iz edinmedir, edinilen izdir; izlemek ya da izlenmekten görece bağımsız olarak gerçekleşen bir süreçtir bu.


Belki pek çoğunuz için çoktan açıklığa kavuştu neden "izlenimcilik yaşamın kendisiymiş meğer" dediğim; ama yine de kısaca yazayım. sonuçta bunca şeyi şu takip eden satırları yazmak için anlattım.. :)

"Yaşamım" diye söz ettiğimiz şey, dönüp baktıklarımız kadar, fark etmeden gördüklerimizden de ibaret. Her durumda, bizde kalan bir bütün değil sadece bazı anahatlardır, izlerdir. Üstelik bu ilişkinin/iletişimin hangi koşullar altında gerçekleştiği izin şeklini, etkisini ve kalıcılığını etkiler. Bütün bunların ötesinde, kalan iz o izi bırakandan ayrıdır, ki ona benzemez bile bazen.

Basit bir örnekle açıklamak gerkirse, bir bıçak kesiğini düşünün. Parmağınızdaki kesik bıçağa benzemez; ama bıçağı andırır. Kesik derinse eğer, izi uzunca bir zaman, belki ömür boyu kalır. Fiziksel izi kalsa da, kalmasa da, evde kahvaltı için kendinize salatalık doğrarken oluşan kesik ayrıdır, sevdiğinize elma soyarken oluşan kesik ayrı, tanıdıklarla, ne bileyim, örneğin piknik yaparken oluşan kesik ayrı. Örnekleri sonsuza kadar çoğaltmek mümkün. Bunun dışında, her nasıl oluşmuş olursa olsun, her izin sizdeki kalışı da başkadır.

Bugün insan hangi anısını anlatsa, hangi düşüncesini, orda anlatılan bu iz(ler)dir, etkileşimli izler toplamıdır (ve belki de yeni izler yaratacaktır). Bu süreçte zaman da kendi üzerine düşeni yapar, pek çok detay yiter, yerine gerçek bilinen, ama belki de o olayla/düşünceyle doğrudan ilişkili olmayan hatlar da girer işin içine. Hal değiştirir izler. Çiseleyen yağmur sağanağa, koca bir kahkaha bir tebessüme dönüşebilir bu arada.

Her yaşanan bir iz bırakmaz belki; ama pek çok şeyden bir iz kalır bize, "izlenim"dir yaşam, bir iz-lenme (iz edinme) sürecidir ve bu izlenimlerin harmanıdır ağzımızdan dökülene yansıyan. Demem o ki, bilsek de bilmesek de hepimiz izlenimciyiz aslında...


Hiç yorum yok: