kendimi atıp kendimi tutuyorum sonunda...

Bir gün bırakacağım yazmayı...

Bu boş beleş işleri...

Kapatacağım bu blogları, vs.


Ne işim var gecenin bir yarısı klavyenin başında, bu "yazmasam delireceğim" havalarında...


Bir zamanlar yanlış zamanda doğru adam olduğumu sanırdım...

Sonra yanlış zamanda yanlış adam olduğumu düşündüm...

Yeri geldi, düştüm zamanın yakasından, sadece yanlış adam kaldı...

Ama bir baktım ki, ne yanlış var, ne doğru...


Boş boş oturmayayım diye atıp tutuyorum...

Ata tuta yoruluyorum bir de boş yere...


Aradan epeyce zaman geçti oysa ki, bırak yenilgiyi kabul etmeyi, buradan davul zurna ilan edeli...


Gel gör ki hala bu kabulün getirdiği rahatlıkta yaşayamıyorum...


Hala burda otumuş boş beleş düşünüp, boş beleş yazıyorum...


Üç gündür geçmeyen bir başağrısıyla bilmemkaçıncı ağrıkesiciden sonra işi oluruna saldım, tutturabildiğim kadar kendimi sorumlulukları ve düşleriyle hayata iliştirmeye çalışıyorum...


Bir zamanlar kendimi tanıdığımı sanırdım; sonra gördüm ki çok yanlış tanımışım ben kendimi...


Ben o değilmişim meğer; meğer hem kendime hem ele anlattıklarım olduğumu sandığımmış...


Bak gördün mü, bunca yanılgı içinde kendimi de yanlış tanımışım, iyi mi?


Ben eskiden bir fındık kabuğuna sığarım sanırdım mesela; yeri gelir okyanuslarda yiterim, yeri gelir ıssız adalarda soluklanırım bilirdim...

Sığmazmışım meğer...

Ayrıca, sığsan ne, sığmasan ne...

Ne yitebilirmişim, ne de soluklabilir...


Daha neler neler; ama ne gereği var şimdi uzatmanın...


Başağrılarıyla kahkahalar arasında bir hayat bu benimkisi...
Hem herkesinki gibi, hem de başka...

O şarkıdaki gibi, bazen "bakın bakın, martılar uçar! bakın bakın, yıldızlar koşar"* diyesim geliyor yoldaki mutsuz yüzleri çevirip...

Bazen yakasına yapışıp aptal bir neşeyle dolaşanlara "yok başka bir cehennem, yaşıyorsunuz işte"** demek istiyorum...

vs.

vs.

Seneca haklıydı belki de.. Mutsuzluklar yanlış beklentilerden kaynaklanıyordu şu hayatta...

Zira mutlu olmak kolaydı hep aslında...

O nedenle hiç bat(a)madım ya derin kuyulara, kafamı hep içine sarkıtsam da...

Hiç bir şeye değilse, serinine sevindim yüzüme vuran...

Neyse...

Yine uzatıyorum boş yere...



TORTU

her şey geçer
aşk da
acı da geçer, ağla-
maklı bir şarkı
ayrılıkların
üzerinden.

rüzgar olur
savrulur geçer
sağılır
yaldızlı bir
sabahın ağaran
seherinde, hüznün
sütbeyaz
güğümünden.


yol olur
düğüm düğüm
devrilir kağnı
aşiretler ve
gelincikler göçer.

yıldız olur
kayar mavi
çipil yıldız
dökülmüş yalnızlığın
pirincinden.

gece de
homurtuyla
kederli bir tren
gibi geçer,
benimse
çiğnenmiş zakkum -
yüklenmiş yorgun
kalbimden
aşk da
acı da
her şey ama her şey geçer
kör
bir güvercinin
türküsü
bile.

tortusu kalır.

yaşadıklarını
anmak için beyaz bir yazıya
gecedesin, ay ışığına sevdalan
şakayıklara sor.

Behçet Aysan



Daha anlatacaklarım vardı aslında size, boş boş yazacaklarım...

İnsana, aşka, yaşama, "yaban"a dair...

Ama, şimdi diyorum ki: Ne'mize gerek?

Aksın zaman, yaşayabildiğimizi yaşarız...

Biriken tortuların ağırlığıyla da batarız sonunda...

Önemli olan gözyaşlarından da, gülüşlerden de biriktirebildiğimiz en güzel tortuyu biriktimeye bakmak... Gerisi boş..

Ve hiç mi hiç gerek yok laf kalabalığına...

Kalın sağlıcakla... ;)


-------

*MFÖ
** Behçet Aysan

2 yorum:

I believe, i can fly dedi ki...

kendi atıp kendi tutmak da bir beceridir aslında. atıp atıp kendi bile tutamayanlar varken dimi şu hayatta (:

boş beleş şeyler değil asla ne yazılanlar ne yaşanılanlar.

bir hikaye vardır bilir misin bilmem...

bir gün adamın biri kumsalda tek başına akşam yürüyüşünü yapmakta. ilerde bir çocuk fark eder. çocuk yerden eğilip bir şey almakta ve sürekli denize fırlatmakta. denize taş atıyor heralde diye düşünür adam. yaklaştıkça bakar ki yerde belki yüz belki binlerce deniz yıldızı var. hepsi de sahile vurmuş. gülümser adam çocuğun yanına yaklaşarak.

"ne yapıyorsun küçük" der.
"ölmeden önce deniz yıldızlarını tekrar denize atıyorum" der çocuk hiç yaptığı işi bırakmadan ve dönüp adama bakmadan.
"neden boşuna uğraşıyorsun şuraya bak burda neredeyse binlerce deniz yıldızı var. hepsini kurtaramazsın kolunu yorduğuna değmez."
çocuk yine hiç istifini bozmaz ve eğilip yerden bir deniz yıldızı alır ve adamın yüzüne baka baka onu denize fırlatır.
"bak onun için çok şey fark etti" der...



aslında bu blog işi de sanırım biraz böyle. biz de deniz yıldızlarını değil de içimizden geçenleri atıyoruz okyanusa. kendimizi atıyoruz. çünkü insan yazdıkça paylaştıkça çoğalıyor. kimi zaman kendi kendine konuşuyormuşsun gibi gelse de, o koskoca okyanusta küçücükte olsa bir balık yakalayıveriyor oraya attığımızı. o bir balık için de bence çok şey farkediyoruz...

milyonları oluşturan da nihayetinde tek tek bireyler değil mi? eğer o gün yazdığım yada paylaştığım bir şey o gün herhangi birinin hayatında bir fark yaratıyorsa ben bilmesem de olur o farkı...


bak mesela şevki (: en az benim kadar sevmedin mi sen de şevkiyi (: oysa o da dikkat etmediğin sürece gözünle göremeyeceğin kadar küçük bir ayrıntıydı yeryüzü üzerinde dolanan. ama şimdi en azından 2 kişinin hafızasında yer alıyor. ne o yok oldu ne de benim onunla paylaştığım o akşam üstlerim (:


yazmaya devam paylaşmaya da... ben okurum diğerlerini de bilemem (: çünkü hiç almanyayı sevmeyen hatta gitmeyi bile düşünmeyen birine hamburgu sevdirdin. günün birinde o fotoğraf karelerindeki yerlerde olucam belki de

kal hadi sağlıcakla ;)

Burak Kara dedi ki...

Sevgili Penguen,
çok teşekkürler bu yazı için..
Çok incesin... :)

İyi geceler! Rüyanda Şevki'yi gör! :D