Logos ve eros çıkınca, insandan geriye ne kalıyor?

'İnsan'ı arayadurmuşuz hep.

Denmiş ki insan "düşünen hayvan"dır.

Ben bugün bunun yanına bir de insan "sevişen hayvan"dır önermesini eklemek istiyorum.

Fakat her iki ifadedeki "dır" da yanıltıcı aslında; ne de olsa bu vasıfların ikise de mutlak değil ihtimaldir, potansiyeldir özünde ve bunun da ötesinde, bu vasıfların gerçek anlamda varlığı, her şeyden önce birbirine ve bu bağın tarihsel-kollektif uygun koşulları bulabilip bulamamasına bağlıdır demek gerek. Ne de olsa "insan türsel bir varlık" denmişti bir zaman ve bu söz, en çok da insani vasıfların varlık ve gelişme koşullarının tek tek bireylerde değil türde gerçekleşebileceğini anlatmak istiyordu bize. (Bireyin süreçteki rolünü tartışmayı bir başka sefere bırakıyorum.)

Biz bu iki önermeyi kısaca açmaya çalışalım önce:


Ortak nokta, insanın her şeyden önce bir hayvan olduğu. Burda bir şüphemiz yok. Peki nedir burdaki hayvan ya da ne anlatılmak istenmektedir? Nedir insanı hayvan yapan?

Bu aslında yanıtı kolay olan soru. İnsanı hayvan yapan, insanın biyolojik olarak bir memeli türü olması. İnsan biyolojik anlamda bir hayvandır ve memeli ailesine dahildir. Bu biyolojik hal aynı zamanda insanın çevreye/doğaya bağımlılığınına da işaret eder; ama bu bugünkü konumuz değil. Sonuçta insan da diğer tüm canlı/cansız varlıklar gibi doğanın bir ürünü ve parçasıdır; ama ne parça?

De ki ateşi (kullanabilme yetisini) bulmayla olsun, de ki tarımın başlangıcıyla, insanın doğayla ilişkisi bir kırılmaya uğruyor ve hal değiştiriyor.

Şöyle ya da böyle...

Bu hayvan kendini diğer hayvanlardan ayırıyor ve o doğal halden adım adım uzaklaşıyor. (Hatta doğanın doğallığını da kısmen değiştiriyor; ama işin o kısmı da bizi doğrudan ilgilendirmiyor şu an için.)

Bu geçiş, bir şeyler bulmayla ilişkilendirilince, insanın aklına da ilk kendi aklı geliyor olacak, kendisini "düşünen hayvan" olarak tanımlıyor.

Nedir düşünmenin ayırıcı tarafı? Ne de olsa "düşünmek," güdünün, anlık tepkinin ve birikimsiz tekrarlanan anlık buluşların ötesine geçmek anlamına geliyor. Düşünen insan doğadan ve doğallıktan göreli bir bağımsızlık kazanmış oluyor ve (bireysel düzeyde bilinçli ya da bilinçsiz; ama türsel düzeyde her zaman) aklıyla yaşamı(nı) yeniden biçimlendiriyor. Aklıyla insan sadece kendini değil çevresini de dönüşüme uğratıyor.

Bu her gün kendini gerçekleştiren bir potansiyel aslında ve her potansiyel gibi gidebileceği birden fazla yön var. İnsan farkında olsun ya da olmasın her attığı adımda bu potansiyeli belli bir şekilde/yönde kullanıyor. Bu kullanım verili tarihsel maddi koşullarda gerçekleşiyor elbette ve o koşulları hem yeniden üretme hem de muhtemel yönlerden birinde dönüştürme olanaklarını aynı anda barındırıyor bu potansiyel.

Ve düşünmek, "akıl" öyle bir yeti ki, bir defa edinildi mi bırakılamıyor da; ama bir zamanlar Marx'ın dediği gibi, benim kötü çevirimle: Akıl hep oradaydı; ama her zaman akılcı bir biçimde değil.

Bu konuya döneceğiz bir ara...


Yine de insanı sadece akıl üzerinden kavramak belki de düşülebilecek en ciddi hataydı ve aydınlanma geleneğini kısır bırakan da bu hataya düşmesi oldu.


Çünkü insan sadece düşünen değil, aynı zamanda "sevişen hayvan" olma vasfını taşıyor. (Her ne kadar insanın duygu dünyasını da düşünce dünyasının bir ürünü gibi görmek mümkünse de, ilişkinin görünenden daha karmaşık olduğu kanaatindeyim ben.)


Peki sevişmenin ayırıcı tarafı ne? Burda belki de Türkçe pek çok dilde bulamayacağımız harika bir sözcük sunuyor bize "sevişmek"le. "Sevmek" eylemini işteşlikle çoğaltıp anlama cinselliği de dahil ederek paket halinde sunuyor bize. Çünkü sevişmek'le sadece çirfleşmenin değil, yüzeysel haliyle hazzın da ötesine geçmiş oluyor insan. Başka türlü bir ilişkilenmeyle buluşuyor. Bu potansiyel de. düşünmek gibi, bir defa kazanıldı mı yitmiyor; gerçekleşme imkanı bulsun ya da bul(a)masın..


İnsan "düşünmek" potansiyeliyle "sevişmek" potansiyelini aynı anda kendinde toplamış oluyor böylece.


Uygarlıklar tarihi bu potansiyellerin, zaman zaman üstelik çakışarak, çiçeklenmesine tanıklık etse de dönem dönem ("Rönesans" tarihin en tanıdık örneklerinden belki de), geri çekilişleri, eksiklikleri tarihin büyük kısmını kaplıyor. (Bunun nedenleri de başka bir yazının konusu olabilir.)

İşin acı kısmı şu ki, üretim güçlerindeki ilerlemelere karşın, içinde yaşadığımız çağda uygarlığın çöküşüne tanıklık ediyoruz. (Bunun neden böyle olduğunu da başka bir yazıda ele alabiliriz belki.) Ve bu iki potansiyel de olumlanma olanaklarını giderek yitiriyorlar bu süreçte; en azından kollektif düzeyde..


Burda önemli olan nokta şu ki, az önce de değindiğimiz üzere, bu yetiler, vasıflar, potansiyeller geri dönülmez şekilde tanımına eklenmiş durumdalar insanın.


Bu vasıfların olumlanamaması, yitmeleri, hayvana, yani doğala dönmekte olduğumuz anlamına gelmiyor hiçbir şekilde. (Bilakis, orda da ilişkilerimiz daha da sakatlanıyor; ama o başka bir tartışma.)


Bugün düşünmek, "akılcılık" değil, "hesap", "strateji", "ahmaklık", "kanma", vs. olarak çıkıyor karşımıza.

Bugün sevişmek "sevişmek" olarak değil, "düzüşmek", "sapkınlık", "yanılgı", "sıradanlık", vs. şeklinde yaşanıyor.


Elbette bireysel çırpınışlar, arayışlar var bu hal karşısında; ama bu çabaların ne kadar "umut", ne kadar "yenilgiye mahkumluk" taşıdıkları içlerinde, tarihin ve bu tarihi yapanlar olarak "insanlık"ın vereceği yanıtı bekliyor.



Bu dönem, pek çok Rousseau metnini okuyup tartıştığımız bir seminer-ders'e katıldım; ordaki son değerlendirme cümlem şu olmuştu: Akılcı bir şekilde yaşayabilmek için romantik olmamız gerekiyor. (Burdaki "romantik," yukarıdaki sevişmenin ötesinde -ama onu da içeren- bir anlamda kullanılmıştı; ama bu konuyu da bir başka yazıya bırakıyorum.)


Bu diyalektik, "insanca" yaşama giden (ya da bir türlü gidemeyen) yolu gösteriyor bize.



Her şey bir kenara, uzun lafın kısası, [logos ve eros'u bu kesişimin olumlu yansımaları olarak alırsak] insanı hayvandan özünde 'logos' ve 'eros' ayırıyor belki; ama onlar çıkınca geriye tekrar hayvan değil, bir "ucube" kalıyor!

Peki insan olmak/kalmak mümkün mü?

Adorno "Yanlışın içinde doğru yaşam olmaz" demişti.

Yok mudur bu işin bir oluru/çıkışı?

Yanıtını aradığımız soru bu.

1 yorum:

Lulu dedi ki...

Var tabii.Sorun yanlış ya da doğru değil.Sorun gerçeğe ve adalete uygun davranmayı benliklerimize kabul ettirmekte.Herkes herşeyin açıkça farkında olduğu halde işine geleni yapmaya,kutsalları bile kendi bencillik kitabına uydurmaya devam ettikçe,hepimiz birer küçük tanrı olarak ortalıkta dolaştıkça insan olmak ve insan kalmanın acziyetine/tatminsizliğine kim talip olur?
Daha net olması için şunu sorayım:Peygamberleri belli bir ahlak ölçüsünde davranmaya iten kendi benliklerinin masumiyeti midir yoksa daha büyük bir benliğin varlığına şahit olup gücüne boyun eğmek zorunda kalmaları mıdır?Aslında bugün insan olmak/insan kalmak olarak adlandırdığımız kavramlar tamamen yanılgıdan ibarettir.Çünkü gerçek bir adaletin olmadığı yerde neyin doğru neyin yanlış olduğunu şartlara bağlı olarak güç sahipleri belirler.İnsandan logos'u ve eros'u çıkarmasak bile varolan şey bizim insan olmak/insan kalmak beklentisiyle açıkladığımız şeyden çok uzaktır.Hepimizin sorunu idealle gerçek arasındaki uçurumu kabul edememektir.Çünkü insan olmak/insan kalmak insanların gerçekte asla olmadıkları bir durumdur.Bilebildiğimiz bütün insanlık tarihi,dinler,savaşlar,toplumsal normlar,felsefe vb. bunu sağlamak iddiasıyla varolmuştur.Ancak sonuç-lokal ve kısa dönemli mutlulukları saymazsak- hüsran olmuştur.Çünkü insanlar insanlık dedikleri mükemmellik halini hep karşıdakinden beklerler ve genelde niyetleri karşıdakini kontrol altında tutup kendi benliğini korumaktır.Bunun tek istisnası adına ne denirse densin insandan daha üstün bir güce hesap vermek ve cezalandırılmak korkusundan ibaret olan bir inanç taşımaktır.Yani Allah korkusu olmadıkça insanın içindeki hiç bir nitelik onu ucube olmaktan koruyamaz.İnsanlar akılla da,aşkla da,bilgiyle de her türlü kötülüğü yapabilirler.Allah korkusu belki insanı insan olmak dediğimiz mertebeye ulaştıramaz.Çünkü aslında bizim bundan kastettiğimiz bir çeşit sürekli günahsızlık ve iyilik halidir ki zaten bu beklenti kavramın içini boşaltıyor.Ama Allah korkusu en azından insanı insanlığından-bizim olmasını umduğumuz ideal halden değil gerçekte olduğu halden-çıkmaktan korur.