“
gözlerini kapasan hafifçe
süzülür bakışların aralıktan
bir savaşı sürdürür kendince
bir savaş ki yalnızca güzellikten
bir savaş ki aşar gider usulca
kaç akşama dayandı yüzyıllarca
sevindi gün boyu gündüzden
ne büyük savaşçılar geldi geçti
her akşam bir umuttan sessizce
her akşam bir direnç yaratabilen
“
Afşar Timuçin
Bir savaşı sürdürüyorum/büyütüyorum içimde/kendimce; ama tam da burda başlıyor tüm trajedim, içimde büyüyor muhtemelen içimde ölmeye mahkum olan savaş. Oysa ki kendimle değildi savaşım, dünyayla olan savaşım içime sıkıştı, elimde patladı... Yüreğim sıkışıyor; ama durmuyor. Gözlerim doluyor; ama ağlayamıyorum.
“Uyumsuzluk” beliryor yaşamımı, hem olumlu, hem olumsuz yüzüyle “uyumsuzluk”.
Ama bırakıyorum bunu...
Ne midir politik apolitik? Bu benim yaşam formum. Bir eylemsizlik hali, tüm bildiklerine, gördüklerine, dert ettiklerine rağmen, elleri bağlı oturma hali, bir gün oturup bu yazıyı yazma; ama bu yazıyı yazarken bir yandan çay demleme, ocaktaki yemeği takip hali, bir yaşam, bir utanç hali bu...
Elbette bu yaşam formunu destekleyecek gerekçelerim/bahanelerim (karar veremedim bir türlü hangisi olduğuna) var, şimdi üzerinde durmak istemediğim..
Yine de öyle bir utanç, öyle bir huzursuzluk, öyle bir çaresizlik hali ki bu...
Bir şiirinde “Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz.” diyordu Nazım...
“diyelim ki”; ama diyemiyorum ki, dövüşmeye değer gördüğüm savaşı çoktan kaybettik gibi...
Yoksa Sevgili Nazım, belki de göze alabilirdim “daha orda ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek” ihtimalini; belki de alamazdım, kim bilir...
Ben nesline, zamanına bir türlü uyamayan, zamanın kenara ittiklerindenim. Sayıların dünyasında bir birim, piyasa uyamadım; savaşamadım, adam gibi sınıfta da kalamadım, bir vasatı yaşıyorum kendi halimde... Saçma bir sürüklenme halindeyim, bir yaprak gibi de değil, kağıt gibi de... Yaralı bir kuş gibi, sanki a) gitmek istediğim bir yön var, b) gitmem gereken bir yön var, c) gitmek zorunda olduğum bir yön, d) bir de sürüklenme halim...
Ama ben öyle tam depresif de olamıyorum biliyor musunuz?
Bir yanım kırık ve umutsuz da olsa bir yanım yaşam dolu.
Gerçi yıllardır neden yaşıyorum sorusuna verebildiğim tek yanıt: Elimde sadece yaşam var da ondan. Elimde sadece yaşam var ve sadece bir yaşam var,
Her ne kadar sevgili Nazım senin beklediğin gibi “son günleri güzel” gelmediyse de yirminci asrın, haklıydın “Asrım sefil, asrım yüz kızartıcı,” ama aynı zamanda “asrım cesur, büyük ve kahraman” derken, hele bu şiiri yazdığın günlerde.
Ben sonuna denk geldim 20. asrın ve 21. asrın başındayım takvime göre...
Bir defasında Mehmet Hoca çok güzel tarif etmişti halimizi “küçük zamanların küçük insanlarıyız” diye...
Ne kadar bunalsam da zaman zaman kendimden ve yaşamdan, ölümü seç(e)miyorum, çünkü için yaşam dolu, içim yaşama sevinciyle dolu; ama yaralardan akan kanı da dindiremiyorum işte... Başka bir dünya mümkün, bunu biliyorum ve beni bu öldürüyor, bu yaşatıyor, böyle şeyler...
Bu arada ola ki merak eden olur, bir zamanlar 'aşk'a inanmıştım, (Cenk Taner'in de bir şarkısında dediği gibi) belki de “mecburdum inanmaya”... Artık ona da inan(a)mıyorum... Belki bir gün kanarım, yine yanarım, kim bilir...
Bakalım...
Hala yasama bir anlam arıyorum, öyle bir sey olmadıgını bile bile... Oysa ki başka türlü yaşamk lazım belki de...
Sizinle de bu güzel şiiri paylaşayım bu vesileyle...
Yaşamaya Dair
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
'Yaşadım' diyebilmen için...
1948
Nazım Hikmet
2 yorum:
Güzel çok güzel..
Bir manifesto kokusu alıyorum.
yasami her gün... son günümüz gibi yasarsak ki tam olarak yasamis oluruz.
Hayati ve de kendini cok ciddi almak anlamsiz.
Yorum Gönder