Utanmıyorum, çekinmiyorum ve bu konuya da el atıyorum. :)
Şimdi, 'insan' deyince, 'insan'ın önemli bir özelliğine değinmek istiyorum öncelikle: kendinin farkındalık.
Bu farkındalığa bağlı, hatta onun bir sonucu/yansıması olarak 'insan'ın yaşam ve ölüm'le olan ilişkisi içgüdüsel düzeyin ötesinde (ama o da dahil) başka bir düşünsel sorun olarak çıkıyor karşımıza.
Sonlu bir varlık olarak kendini kavramak yaşamla olan ilişkimizde bir 'anlam' sorunu doğuruyor.
Bu sorun insan olmanın ayırt edici bir özelliği.
Ama bugün iyiliğim üstümde, hazır olun, şimdi size hayatın anlamını veriyorum:
Yok öyle bir şey!
Varlıkta anlam aramak teleolojik bir sorun; ama bütün bu teleolojik açıklama çabası temelde psikolojik bir ihtiyaç; bu da başa döndüğümüz yer: kendinin farkındalık “sorunu”.
Varlık ve yaşamın kendi içinde hiçbir anlamı yok. Ona bir anlam yüklemek/katmak bizim derdimiz/işimiz/marifetimiz/vs.
Ben işte bunu anlamlı/değerli buluyorum: Hayatın bir anlamı olmadığını bildiğin halde hayatın anlamını bulma çabasını. Başka türlü ifade edersek: Hayatın anlamı, öyle bir şey olmadığını bildiğin halde, hayata anlam aramaktır.
Bu arayış, dinin (ve her türlü inancın) yalancı coşkusuna katılmak ve huzuru orda bulmak olanağı karşısında, yalın haliyle gerçeklikten yola çıkmak ve bir tuhaf huzursuzluğu her an cebinde taşımak tecihini yaptığınız yerde başlar (ya da birinciyi seçtiğiniz yerde biter).
Bu seferlik bu kadar.
İnanç konusunu ise bir başka yazıya bırakıyorum...
Not:
Daha genel bir çerçevede ve bu yazıdan görece bağımsız, başka bir düzeyde kendi insan (birey-toplum) kavrayışımı özetlemek için üç noktaya çok kısa değinmek istiyorum:
a) 'Tabula rasa' fikrini alıyorum ve diyorum ki insan boş bir levhadır. Bunu insan doğasına dair tatışmalar çerçevesine çekiyorum ve diyorum ki insan ne 'iyi'dir, ne de 'kötü', ne 'o'dur, ne 'şu', ne de 'bu'. İnsan bir potansiyeldir, “olur”.
b) Burdan Marx'a dönüyorum: “(...) das menschliche Wesen ist kein dem einzelnen Individuum inwohnendes Abstraktum. In seiner Wirklichkeit ist es das ensemble der gesellschaftlichen Verhältnisse.” [Türkçe'deki çeviri beni tatmim etmediği için ve kendi çevirimin de yeterliğinden emin olmadığımdan Almanca'sını aldım buraya. Benim çevirimle: “(...) insani varlık/öz tek bir bireyin içindeki bir soyutlama/soyutluk değildir. O, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür/toplamıdır/biraraya gelmesidir.”]
Sözün özü, “insan” toplum (toplumsal ilişkilerin toplamı/bütünü) içinde “insan”dır.
c) Burdan birey düzeyine dönüyorum:
Tekrar Marx'tan kısa bir alıntı: “ortam ve koşullar insanları yarattığı kadar, insanlar da ortam ve koşulları yaratırlar.”
Bir kısa alıntı da Sartre'dan yapıp bu işi böylece bir köşeye koyuyorum şimdilik: “insan kendini seçerken bütün insanları da seçer”
İşin bu tarafı başka bir denemenin konusu muhtemelen...
Nota not:
Bütün bunlar ve bu blog'da belirecek belki pek çok konu “bilimsel” (bu bilim, özellikle de sosyal bilim konusuna hiç girmeyeyim şimdi) tartışmalar bir yandan tabii; ama ben bu blog'u bunun için kurmadım. Sadece başka bir farkındalık/kavrayış olarak değinmek istedim bu üç noktaya.
Burda soyutlamaların, genellemelerin, kişisel değer ve yargıların keyifli dünyasında kalacağım. Gördüğünüz üzere, ton, bir bilimsel tezi kanıtlama tonu değil, “bana sorarsan bu iş böyle güzel kardeşim” tonudur. Nitekim denemeler böyle güzeldir.
Ha bu "böyle" de bugün "böyle"dir yarın nasıl olur onu da göreceğiz. ;)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder