“Aaah aşk” değil mi?
Aşkın ömrüyle başlayalım önce: „Her şey bir gün bitebilir“
Ne bitmek, ne ömür boyu sürmek zorunda demek ki...
“Bitebilir”
İş bu gerçeği kabulle başlar. Ama bu başka bir yazının konusu..
Soru şu: Biten aşkla her şey biter mi?
Hiç kimse eşsiz değil. ('Eşsiz' doğru sözcük değil gerçi; bir yerde "herkes eşsiz" demek mümkün.)
[Tam olmamakla beraber, daha doğru bir ifadeyle] Kabul etmek bazen zor da gelse, ne biz yeri doldurulamazız, ne de karşımızdaki. (Daha iyi.)
Kimse aslında işte “tam da o” ya da "bir tek o" değil! (Özü bu!) (Ama aşk içinde bir yandan böyle bir kanma gerekir, o ayrı..) Bu gerçeğin duygusal olarak kavranması - ola ki böyle bir şey mümkünse - her zaman sancılı olacaktır tabii ki. Bunu da geçiyorum şimdilik..
Aşk özünde en az tek kişilik bir kanma eylemidir.
“Mutlu aşk” (daha doğrusu mutlu aşkın temeli, onu muhtemel kılan) ise iki kişinin karşışıklı kanma hali olarak tanımlanabilir bu bağlamda.
“Kanmak” sözcüğünü hiçbir şekilde küçümseyici ya da hafifletici bir anlamda kullanmıyorum, sadece işin doğasını açığa kavuşturmak istiyorum. Aşk bir kanma eylemidir ve ömrü de bir yerde bu eylemin verili ilişkideki gücüne ve gerekli diğer koşullara bağlıdır.
Ama kanmak için en önemli önkoşul ise bilerek ya da bilmeden kanmaya hazır olmaktır. Naif** bir yanı olacak demek ki insanın aşk için..***
Bu önemli!
Yani yaşam yolunda olan bitene, gelen geçene ve seni çevreleyen pisliğe, güçlenen alış-veriş mantığına, vs. rağmen bir yanın naif kalabildi mi / kalabiliyor mu, yoksa çoktan 'profesyonel'leştin, kuşkuların, hesapların insanı mı oldun?
Aşk özünde akıl işi değil; ama doğru kullanılan akıl aşkın ömründe olumlu rol oynar. Ama bunu da geçiyorum şimdilik..
Aşk aramakla bulunmaz! Ama aramadan da bulunmaz!
(Aşk seni bulmaz, aşkla karşılaşılır; karşılaşmak için ise orda olmak gerekir, doğru. Ama aşkla randevulaşılmaz, özü bu!)
Bu bir çelişki midir? Öyledir, imkansız çıkış ise kendine çaktırmadan aşkı aramak olarak tanımlanabilir. Bu bilinçli bir eylem değildir görüldüğü üzere: Bir yanın naif kalabilmişse ve sadece sevilmek değil, sevmek de senin için bir ihtiyaçsa ve hayatı, ilişkileri biraz da akşına salabilirsen... Gerisi şanstır.
'Tesadüf' hayatın ve tarihin vazgeçilmez bir öğesidir.
Yine de aşk, özellikle de mutlu aşk verili değil, iki kişinin ortak kanma eylemi temelinde kurduklarıdır. 'Emek', daha doğrusu 'ortak -karşılıklı- emek' her zaman için anahtardır.
Kanmak (ki bir yanımızın 'naif' - burda biraz 'saf'a yakınsayan bir anlamda - kalmış olduğunun göstergesidir) sadece olumlu, anlamlı bir temel sunar kurulacağa. Gerisi bunun üzerine ne kurduğumuzdur. (Ama kanmanın rolü de burda bitMEmiştir, her zaman gereklidir. - burda 'naif'liği tekrar işe dahil etmek; ama bu sefer aşağıdaki tanımdaki gibi dahil etmekte fayda var -)
Yine de burdan itibaren eldeki insan malzemesi (hem tek tek kendi içine, hem karşılıklı ilişki halinde), akıl, koşullar, zaman ve özellikle de 'iletişim' temel rol oynar.
Mutlu aşk ne verilidir, ne de imkansız, o bir 'ihtimal'dir. Tesadüf, naiflik, akıl ve emek payına düşeni yapar bu işte. Ya da yapamaz...
----------
* Kesmeşeker'in Kum albümündeki 'Duymuştum Şehirdeydim' adlı Cenk Taner şarkısından. Yeri gelmişken söylemek isterim: Cenk Taner bence Türkiye'deki en iyi söz yazarlarındandır. (Hatta bana bir çok zaman en iyisi gibi gelir.)
** Kısaca neden 'naif' sözcüğünü seçtiğime değinmek istiyorum. "Naiflik" sadece "saflık" değil aynı zamanda "deneyimsizlik", "çocuksuluk", daha moda bir ifadeyle "amatör ruh" çağrışımları da yapıyor. "Saf", "iyi niyetli" ya da "deneyimsiz" gibi sözcüklerin muhtemel olumsuz anlamlarını ayıklayıp benim gözümde görece daha olumlu bir sentezde topluyor bu sözcükleri. Naif sözcüğünün yer yer olumsuz, küçümseyici kullanımını onun "saf"ın yer yer olumsuz, yetersiz haline/çağrışımına eşitlenmesi olarak yorumluyorum. Günlük kullanımda bunu bazen ben de yapıyorum; ama zaten burda anlatmak istediğim bu yazıda bu sözcüğü nasıl kavradığım.
-> Bir kez daha "ne kadar söylesem, o kadar eksik" paradoksu. Sözcük, dil, anlam tartışmalarını bir kenara bırakıyorum burda. Yoksa her sözcük için sayfalarca yazmak, ordaki sözcükler için de aynı şeyi yapmak ve sonunda yazmaktan vaz geçmek gerekecek. Zaten dil ve yazmaktan kaynaklanan bu sorunla ilgili bir kabulle başlamıştık: "burda okuyacaklarınız, tam da demek istediğim bir yandan; ama hiç de değil diğer yandan". Bu iki taraflı bir sorun, anlatanın kendisiyle dil-yazmak arasında ve anlatanla okuyanın kavrayış farkı arasında. Hiçbir iletişim bu anlamda tam değil demek mümkünse de, bunu da anlamda zenginleştirici bir etki olarak ele almak mümkün. Sonuçta her durumda gidip gelen bir anlam var arada ve ben daha kendi içimde %100 çözememişken bu sorunu, karşılıklı anlaşılmada beklentileri mütevazi tutmakta fayda var elbette. Yine de bu dilsel (felsefi) sorunlar içinde dili toptan bir hiçliğe ve işlevsizliğe indirgemeyi haksız buluyorum, bunu da belirtmek lazım. Sezgi dildeki eksikliği zaten bir ölçü gideriyor diye düşünüyorum. Açıkta kalan kısmı da anlamda bir zenginleşme olarak alıyorum dediğim gibi.
*** Ben buna bir yanıyla 'insan' kalmak/kalabilmek diyorum bazen; tabii ki bu değer yüklenmiş bir 'insan' tanımı ve belki de başka bir yazının konusu.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder