her'den hiç'e bir yolculukmuş ayrılık...

her'den hiç'e bir yolculukmuş ayrılık...

her'den kopmuş, hiç'e bir türlü varamayan...

o sıcak beşikten çıkılmış, hatta eşikten de geçilmiş; ama yine de bir şeyler kalmış hem içinde, hem geride...

o nedenle olacak Attila İlhan "ayrılık sevdaya dahil" diye yazmış zamanında, her ne kadar ben onun "çünkü ayrılanlar hala sevgili" açıklamasına tam katılmasam da...



Cenk Taner'in "her şey bir gün bitebilir" formülünü kullanmıştım aşkın ömrünü anlatmak için daha önceki bir yazıda: bitmek zorunda değil, bitebilir. Bu sefer de biraz, o bitmek nasıl bir bitmektir, ona bakalım...

(Burda tabii sevgiden, sevgiyle yaşanmış, naifce kanılmış ve emek verilmiş bir ilişkiden söz ediyoruz... Yoksa zamane yüzeyselliğindeki bir ilişki başlasa ne, bitse ne.. Tasası da hazzı kadar...)


Bir zamanlar birbirini hayatının merkezine koymuş, dese de demese de bir şekilde birbirinin (neredeyse) her şeyi olmuş iki insan, bir anda hiçbir şeyi olabilir mi birbirinin?


İki ikişinin sevgiyle birlikte akan hayatı ayrılığa varmışsa sadece biri suçlu olabilir mi peki?


Ne yazık ki bitebiliyor en safça inanılan, güvenilen ilişkiler bile ve bir anda herkes kendi cennetinde, kendi cehenneminde buluyor kendini... Kurulmuş düşler, ukde kalanlar... Ve tekrar bir başına kalmak masada, sokakta, yatakta, vs.


Herkes hızla kendi penceresinden bakmaya başlıyor, herkes kendi kurgularını yapıyor ve yıkabildiği kadar suçu karşısındakine yıkıyor... İşin hiç de öyle olmadığını içten içe bilse bile... İnsanca şeyler hep...


Kırgınlıklar, kızgınlıklar alıyor güzelliklerin yerini, her şey başka türlü görünmeye başlıyor göze...


Ama ben yine Cenk Taner'den bir alıntıyla diyorum ki: "Güzellikler saklı hala aşka dair"*


O güzellikler olmasa, gerçekten insanmasak sevip sevildiğimize bir zamanlar, bunca kızmak, kırılmak niye?


Şimdi hiçbir şeyiyiz birbirimizin... Tuhaf sey, bir zamanlar her şeyin gibi gördüğün kişinin hiçbir şeyin olması ve bir türlü tam da olamamasi aslında...


Çünkü, ne yaparsak yapalım, "güzellikler saklı hala"; her ne kadar biz onları artık kırgınlıklarda ve kızgınlıklarda yaşatsak da...


Tam da bu nedenle olacak, baktığın tarafa göre değişiyor, kim kimi bıraktı, kırdı, vs.


Gel gör ki, anlamı yok artık düşünmenin... Herkes kendi cennetinde, kendi cehenneminde yaşıyormuş sonunda...


Artık ayrısın bir zaman her şeyim sandığın ve bir türlü hiçbir şeyin yapamadığın o kişiyle...


John Gorka'nın bir şakısındaki gibi üstelik: "armed with a broken heart"



Zaman akıyor ve yaşanmış güzellikler kalıyor yine de sadece; başka bir gün, bir başka şehirde, başka biriyle tekrar o güzellikleri bulabilmek umudu bir de... Ki mümkün, çünkü ne demiştik o eski yazıda: "Kimse aslında işte 'tam da o' ya da 'bir tek o' değil!"


"Ayrıldıktan sonra dost kalınır mı?" sorusunu ise bir başka yazıya bırakıyorum...

--------
* Orijinali: "Güzellikler canlı hala aşka dair"

2 yorum:

Antartika Konsolosu dedi ki...

önceden olsa, yani "hep"ten "hiç"e geçtiğimi düşündüğüm o günlerden birinde okusaydım bu yazıyı,
sana bitmek bilmez cümleler kurardım inan. heplikle hiçliği bile tartışırdım. hep nedir hiç nedir. kim kimin hep'isi yada hiç'isi olabilir, ayrılıklar da sevdaya mı dahil yoksa sevdalar ayrılığın başlangıcından önce yaşananlar mıdır. sevda mıdır uzun süren yoksa bir ayrılık mı??

ben ve benim içinden çıkmayı beceremediğim tüm o sorularla birlikte buraya anlamlı anlamsız ne kadar cümlem varsa yazardım...

şimdi ne garip yazacak bir şey bulamıyorum. çünkü başka bir şehirde değil tam da yine o olduğum şehirde başka bir sevdaya dahil olmaya çalışıyorum. yine bitecek yada yitecek bir sevda...

hayat, bitenler ve başlayanlar üzerine kurulmuş bir köprünün altından akan su gibidir. bir yanında başlangıçlar bir yanında bitişler... yaşadığın tek bir hayat içinde sürekli başka köprülerin altından akar gidersin. bir köprü altında durup dinlenme şansın olmaz asla. ama hayatın asıl amacı o son başlangıca(yada bitişe) varmaktır. gürül gürül, çağlaya çağlaya koşarsın denizine.

huzur orda bir yerde biliyorum... köprüler altından akıp gidiyorum. ben o bitişi bir başlangıç olarak görüyorum artık.

Cenk Taner'in maria da dediği gibi "şimdi anladım o gitti... çünkü sen geliyordun"

hayat bir kısır döngü işte (:

Burak Kara dedi ki...

şimdi yine bir dolu laf kalabalığı yapmam gerek bir yandan; ama aslında kısa kesmek istiyorum da...

akan su gibi değil de şeytan tüyü gibi sevdadaki halimiz... öyle narin ve öyle savrulgan; takılıp kalacak mı, tekrar uçacak mı, kırılıp yılacak mı, yine havalanacak da bir yerlere konacak mı belli değil; bir garip salınım ihtimaller denizinde...

her de, hiç de iki ayrı kanma hali zaten bu süreçte...

kim kimin her şeyi olabilir; ama bunca şey paylaşılmışsa kim kimin hiçbir şeyi olabilir gerçekten... Bir renk, bir koku, bir toz tanesi, bir kırık tel, konduğu her yerden bir hatıra birikiyor o şeytan tüyünün üzerinde...

"çünkü sen geliyordun" kesinliğinde konuşmak mümkün mü onu da bilemiyorum ama... "belki de sen gelecektin" demek gerek belki de...

konmak da, kalkmak da sadece birer ihtimalken, başlayan bitebilir, bitenin yerine başkası başlayabilir demek mümkün sadece... tesadüf en belirsiz belirleyici etken bu süreçte galiba...

ha burda bir döngü var mıdır, var ise kısır mıdır bilemem...

ama olsa olsa (yer yer kendini de kesen, kusurlu) bir spiraldir çizilen şekil; yaşananlardan katılanlarla... dönsek de aynı merkezde, her turda bir şeyler eklene eksile hep başka bir düzeyde ve zeminde dolanarak...

neyseee...

kısa keseceğim dedim, uzattım yine... :)

sadece, hiçbir şey öyle olmak zorunda değil, her şey başka türlü olabilir aslında... yoksa olamaz mı?