23 Haziran 2009 tarihli, Hamburg'dan blog'umdaki yazının buraya uygun kısmı. Burda arşivlensin istedim. :)
-------
Beni tanıyanlar pek de kitap sever bir insan olduğumu bilirler zaten. Oysa ki sonradan çıktı bende bu huy. Küçükken pek de öyle okuyan bir insan değildim örneğin.
Hafızam belki beni yanıltıyor; ama tam olarak tarihlemek mümkün değilse de, kitaplarla gerçek kaynaşmam ortaokul yıllarında oldu sanırım.
Biraz daha geriye gideyim ama önce: Ben küçükken şarkı sözlerini değiştirir, hatta baştan komik sözler uydururdum. (Bunu bir kenara koyalım şimdi.)
Bizim ev politik bir ev sayılmazdı; ama apolitik de denemezdi şimdi. Daha doğru dürüst bir kavrayışım yoktu; ama Güler Teyze'min müzik setinde bir SHP yapıştırması vardı örneğin, hatırlıyorum. (Son gittiğimde dikkat etmedim, duruyordur belki hala yerinde.) Zülfü Livaneli kasetleri vardı bir de. Sosyal Demokrat bir evdi yani.
Bizim evde çok kitap yoktu, hatta edebiyat öğretmeni olan Güler Teyzem'de dahi... Ama okumuş ve okuyan insanlardı. Kitaplarına ne olmuş peki derseniz, darbe çarpmış. Darbe olunca, ne olur ne olmaz diye babannem ve anneannem yakmışlar kitapları. Sanırım Türkiye'de, özellikle de soldan gelen neredeyse her ailenin anılarında var böyle bir kısım. Bazılarında ne yazık ki çok daha acı anılar var.. (Lafı açılmışken, bu süreçten mi sıyrılmışlar, yoksa başka türlü mü gelmişler hatırlayamasam da, teyzemin kitaplığında bulduğum ve orta son, lise 1 civarı okuduğum August Bebel'in "Kadın ve Sosyalizm"i ile Gladkov'un "Fabrika"sı benim için ayrı bir öneme sahiptir örneğin. Bir ara bu konuda da kısa bir şey yazarım belki.)
Neyse konuyu çok da saptırmayayım, bu girişin varmak isteği olay şu: (yanılmıyorsam) Orta 1'deyken taşlama tarzı bir şiir yazmıştım. (Yani artık ne kadar şiir denilebilirse tabii..) İşte meclisteki kavgalar, çiğköfte maceraları, vs. ile dalga geçen komik bir şeydi.
Bir de ben o ara bir yerde (hatta daha hazırlıktayken) ilk aşkım Sema'ya aşık olmuştum. (Bir ara bu tuhaf ilk aşk hikayesini de mi anlatsam? İyice serdik saçtık özel hayatımızı... Hayırlısı...) Yine o zamanlarda bir yerde (belki bu taşlamadan bile önce; ama belki de sonra, ne bileyim şimdi ben!), onun için de bir akrostiş şiir yazmıştım.
Ve başka şiirler işte...
Demem o ki, edebiyat dünyasına "sanatçı" olarak adım attım. (Sevsinler sanatını! :D)
Kitaba giden yolum da burdan geçiyor ama...
O sıralar Öner Yağcı'nın hazırladığı bir grup kitap vardı: Dadaloğlu, Köroğlu, Karacaoğlan. Ben önce hangisini aldım hatırlamıyorum ama bu kitapları kısa süre içinde aldığımı ve deli gibi okuduğumu hatırlıyorum. Kitaplarda hem tarihsel arka plan veriliyor, hem bu isimler hakkındaki hikayeler (Köroğlu'nda masalsı efsaneler), hem de şiirleri doğal olarak. Tarih, edebiyat kol kola bir güzel ki.. Dadaloğlu, Köroğlu bir yandan bir siyasi tarihsel kavrayış veriyor, Karaoğlan'la aşka dair sohbet halindeyiz. Bir de arkada sözlük kısımları var, ordan pek çok eski sözcüğü ben yeni öğreniyorum falan...
O sıralar daha türkü formunda duymamıştım; ama ezgiye ne hacet, onca tarihsel arkaplana paralel insan Dadaloğlu'ndan "ferman padişahın dağlar bizimdir" sözünü okur da coşmaz mı şimdi.
Bir de Karacaoğlan demişken, onda nasıl tatlı bir erotizm de vardır, bilen bilir şimdi...
Ama şu iki mısra benim başımın tacıdır ilk okuduğumdan beri:
"Çöze idim düğmelerin döşünden
Öpe idim gözlerinden kaşından" (döş: göğüs)
"Budur!" diyor insan; aşktaki tenselliği açıkça verip, aşkı ona indirgemeyen en güzel anlatılardan biri olsa gerek bu.. (Şimdi laf aşktan ve edebiyattan açıldı ya, bunu da aktarmasam olmaz. Eskiden TRT2'deki "okudukça" programında Fethi Naci'nin kitap tanıttığı bir kısım da vardı. Bir gün genç yazarlardan Faruk Duman'nın öykü kitabını tanıtıyor. - "Av Dönüşleri" miydi ki? - Bir alıntı yaptı: (Hatırımda kaldığı haliyle yazıyorum) "Aşk sevdiğin kişiyi çırılçıplak düşleyip gözlerine bakmaktır." Tam değilse de böyle bir şeydi. Belki de ben bütün olay ve isimleri karıştırıyorum, hafızama hiç güvenim yok.. Kitabı hemen bulup almış okumuştum. Sonra birine verdim de mi gitti, ne olduysa artık...)
Uzun süre neredeyse sadece şiir okudum desem yeridir. O kadar ki, örneğin (parça parça şeyler hariç) oturup ciddi ciddi Sait Faik, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz okumuşluğum yoktur; ama hepsinin tüm şiirlerini okudum. Bazılarının haberi bile yoktur bu isimlerin şairliğinden. Yıllarca kitaplığımın en geniş kısmını şiir kitapları kapladı. (Sonra sonra neredeyse koptum tamamen...) Zamanla tarih, siyaset, romanlar, vs. de geldiler. Sözün özü ortaokul yılları kitapla tanışıp kaynaşma, orta son ve lise yılları ise başka türlü bir dostluğun gelişmesine tanıklık ettiler. Her daim cebimde bir kitap vardı o yıllar.
(Hele de bugün dönüp baktığımda, bu orta son-lise yılları sanırım kendimi en sevdiğim dönem. Gerçi ne kadar zaman zaman fena halde kızsam da kendime, ben kendimi hep çok da sevdim, o ayrı.. Benim 'sevmek'le olan ilişkimse bambaşka bir yazı konusu zaten. Neyse konumuza dönersek, bir zaman sonra her şey kırıldı, göz göre göre oldu; ama yine de en son ben gördüm ne yazık ki.. Biraz onardım kendimi zaman içinde; ama daha tam olmadı. O yılları öyle yapan duygular hala içimde, sadece biraz kendimi toplamam lazım. Zamanla olacak, inanıyorum.)
İzmir Kitap Fuarı'nın müptelasıydım zamanında. Hem söyleşilere falan katılıyorum hem kitap alıyorum. Hatta, her ikisi de ölmeden birer yıl önce Ahmet Taner Kışlalı'ya ve Can Yücel'e kitap imzalatmışlığım (hatta Can Yücel'den ufak bir azar yemişliğim de) vardır.
Bir de o ara dini bayramlarımız fuar öncesine denk geliyordu hafızam beni yanıltmıyorsa; ben de bütün hasılatı kitaba yatırıyordum. Fuar boyu birçok kez gider, bir dolu kitapla dönerdim. (Onur-Sol yayınlarını ilk orda görmüş, darbe görmüş ailenin bilinçaltıyla biraz ürkek uzaktan yan yan bakmıştım ne var ne yok diye. - Bu darbe çucuğu hali de bir yazı konusu kendi içinde. - Neyse ama "Komünist Parti Manifestosu"nu da ilk fuardan almıştım bak.) Fuar dışında İzmir'deki kitapçım Karşıyaka'daki Pan oldu yıllarca. İşi pek büyüttüler, eski havası yok gibi sanki.. (Ya da ben yaşlandım, vızıldanıyorum böyle boş boş “Nerde o eski Pan” diyerekten. :P)
Ankara'ya gittikten sonra kitap fuarı işi bitti; ama İmge, Dost, (kapanana kadar) İletişim, Bilim ve Sanat, vs. Buralar sürekli uğrak yerimdi. Arada Olgunlar'da eski kitaplara göz gezdirir, arasan bulamayacağın eserlere denk gelir, zamanında neler basılmış, yok artık bunlar diye üzülürdüm de. Ankara yılları benim kalıcı olarak bilgisayar teknolojisine geçiş dönemim bir de. Tabii İnternet'in nimetlerinden de faydalandık yeri geldikçe. Özellikle bir makale, bir ders ya da her hangi bir nedenle bir dolu kitap alacaksam, internetteki indirimlerden de yarralanıp, toplu siparişler yaptım.
[Ama pek çok zaman dürüstçe yaptığım bir itirafı buraya da yazmak istiyorum. Başlık kitap sevgisi, çünkü bazen iki şey birbirine karıştırılıyor. Kitap sevgisiyle okuma sevgisi/alışkanlığı aynı şey değil. Ben sanılan aksine (ne yazık ki, bu gerçek en çok da benim içimi burkuyor ama) çok okuyan bir insan değilim. İstiyorum. Öyle zamanlarım oluyor bazen; ama baştan sona okuduklarım elimdekilerin ufak bir azınlığıdır olsa olsa... :( Ama kitapları seviyorum.]
Sonra?
Bolca kitabı olan ve kitaplarını sevenler bilirler, her taşınma bir derttir. Dert olan kitapları toplamak ya da dizmek değil de (ki kitaplık yerleştirmenin de bir keyfi vardır), beni üzen o güzelim kitapların kolilere girmesidir aslında. Taşınmak gerektiğinde ilk ve en itinalı yaptığım iş kitaplarımı toplamak olur zaten.
Son taşınmamda da öyle oldu. Hamburg'a gelmeden önce, eşyalarımı Ankara'dan İzmir'e getirmem gerekiyordu ve ben (aslında sırf) kitaplarımı taşıyıcılara teslim edemeyeceğimden, etmek istemediğimden bizimkilere fena halde iş çıkardım. Babam Datça'dan bir kamyonet ayarlayıp geldi falan...
Ama bu sefer kitaplar koliden çıkmayacaktı, çünkü ben gidiyordum ve kitaplarım kalacaklardı (Ankara'daki ilk yılımdan sonra ilk defa ayrılıyorduk). Oysa ki ne güzel şeydi insanın dolu dolu bir kitaplığı olması. Aklına bir şey geldiğinden kitaplıktan bir kitabı çekip sayfaları karıştırmak. Kitaplığın önündeki masada çalışmak. Bir ara büyük bir evde tek başıma kaldıydım da ayrı çalışma odam vardı, masa, kitaplıklar, hey gidi günler hey... [Çok gün gördüm, görmedim diyemem... Hep ailemin fedakarlığı sayesinde... Zaten hayatımda güzel ne varsa, onların sunduğu (sırf maddi değil, hatta aslen ve en çok da manevi) zemin olmasa hiçbiri olmazdı ya... “dı” yanıltmasın, bu bugün de böyle, yarın da böyle olacak... Bu konuda da yazmalı...]
Öyle komik anlarım olurdu ki. Ben helada okuyan bir insanım örneğin. (Hoş, helada televizyon izlemiş, gitar çalmış, besteler yapmış bir insan için, okuma oldukça sıradan bir etkinlik.) Giderken hangi kitabı alsam da biraz karıştırsam sorusu eşliğinde kitaplığımın önünde kıvranıp, en son bir tane alıp koşar adım helaya koşmuşluğum az değildir..
Neyse, dediğim gibi bu sefer kitaplarım kolilerde kalacaklardı. Annemler kitaplıkları kurup çıkarmayı teklif ettiler; ama bu sefer ben istemedim. Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca... Öyle beklesinler beni, "elbet bir gün kavuşacağız". Şimdi kitaplarımın çoğu bir koli yığını halinde eski odamda duruyorlar. Bense burdayım.
Bu belirsiz göç hayatı en cok da bu yanımı vuruyor. Gelirken 3-5 kitap sokuşturdum çantama. Dokuz ay oluyor geleli, ala ala 3-5 kitap almışım. Öyle tutuyorum kendimi. Neden derseniz, kitap almaya çekiniyorum burda biraz. Birincisi, dil sorunundan dolayı, okuma oranım zaten iyice düştü. Bir de sosyal bilimlerin en acı yan etkisi, okumak işiniz oluyor, hem tadı kaçıyor, hem keyifle okumaya ayıracağınız zaman kısıtlanıyor. Yani aldığımı ne kadar okuyabileceğim belli değil. Geldiğimde Andrej Kurkow'un bir romanını almıştım, otobüste metroda okuyordum. Onu bir ayda okudum o zaman. Şimdi de Kafka'nın Dava'sını (almanca) okuyorum. 3-4 ayda 100 sayfa falan okumuşum. Gerçi o 100 sayfayı, geri dön, tekrar oku vs. derken 400 sayfa gibi okudum belki; ama durum budur sonuçta...
Bunun dışında, yarın ne olacağım belli değil, burdan bir yere gidecek ya da Türkiye'ye dönecek olsam, nasıl taşıyacağım bunca şeyi? Pek sevdiğim gitarımı bile “gerekirse bırakırım artık” diye düşünerek aldım. Ama kitaplarımı bırakabilir miyim ya? Kitapçılara uğramıyorum elimden geldiğince. Üniversite civarında oldukça hesaplı kitaplar oluyor bazen, oturup yarım saat ne var ne yok diye karıştırıyorum (dalmışım, derse son anda yetiştim bir keresinde), kitaplar seçiyorum, sonra geri yerine koyuyorum hepsini. Tam kedi ile ciğerci ilişkisi anlayacağınız.
Bir de bunca kitap lafı üzerine Rıfat Ilgaz'dan bir şiiri paylaşayım sizinle:
Kitaplar
Üç odalı bir ev kiraladığım gün,
kurtulacak kitaplarım
merdiven altındaki şeker sandığından.
Belki de gün geçtikçe,
tabanında halı döşeli
bir kitaplığım olacak.
Benden söz açıldı mı
önce kitaplarımın sayısı söylenecek
sonra baremdeki derecem
Bense her şeyden uzak,
kitaplarımın ortasında kendimi unutacağım!
Evde bulunmadığım günler
"Meşgul!" diyecek beni soranlara
güler yüzlü hizmetçim.
Başka bir gün masamın başında
en kalın kitabımı okur görünürken
bastıracak misafirlerim
En yakın dostumun bile
dalgın dalgın bakıp yüzüne
ismini soracağım!
Çıkarırken gözlüğümü
eski mahalle arkadaşıma
"Nerede tanıştıktı,
yabancı gelmiyor yüzünüz?" diyeceğim;
dalgınlığım onları güldürmeyecek.
Sorarlarsa dünyanın gidişini
duvardaki büyük adam resimlerine bakarak
Eflâtun'dan satırlar okuyacağım.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder